Soyuttan Somuta Dönüş…

Ülkemizin son yirmi yılı bir buhran içinde geçirdiğini düşünüyorum. Bu süre zarfında siyasete ve hayata dair bir çok şeyden pek bir şey anlamadım, dolayısı ile analiz yapamam ama yirmi yıllık yazılımcılığı öğrenme ve uygulama sürecinde tecrübe ettiğim şeyler bana bu işareti veriyor. Dolayısı ile eleştirim ekonomi, siyaset, özgürlük gibi alanlarda değil. Vurgulamak istediğim konu geçirdiğimiz mental değişim. Sanki olayları değil olguları yani soyut düşünmeyi ve tartışmayı tamamen kenara kaldırmak üzereyiz. Her ne yapıyorsak sonuçları iyi olmuyor. Biz okurken soyut düşünebilmek bir yetenekti, bir hedefti, bilmediğimiz onlarca terim için kavramsal tartışmaları ağzımız açık anlamaya çalışır notlar alırdık. Anlamıyoruz diye anlatan kişi anlattığından vazgeçmezdi. Bizim daha fazla çalışmamız gerektiğini düşünürdük. Hiç sevmezdim ama biz 17–18 yaşındayken YTÜ’de Yüksel Hoca pragmatizm, rasyonalizm gibi akımların şehirciliğe etkilerini anlatırdı. Çalışmazdım, anlamazdım, dersten kalırdım ama içeriği sorgulamazdım.

Hiç şüphesiz kavramlar üzerinden tartışmak o alandaki derinliği ve entelektüel kapasiteyi gösterir. İnsanın bilişsel kapasitesini geliştiren evrimin bir sonucudur nesne dilinden kavram diline geçiş [1]. Entelektüel derken genel kültür anlamında İlber Ortaylı olmak gerekmiyor. Çalıştığın öğrendiğin şey üzerine düşünebilme ve yorumlayabilme yeteneğinden bahsediyorum. İki yazılımcı alan içi bir konu konuşurken yazılımcı olmayan üçüncü kişinin zaten konuyu anlaması beklenmez. Aynı doktorlarda olduğu gibi. Sürekli örneklendirmek, basite indirgemek üçüncü kişiler için değil midir? O kişi öğrenirken kolay öğrensin diye değil midir?

Yedi sekiz yıl önce verdiğim eğitimlerde yeni bir kavram anlattığım zaman gözlerde bir parlama olurdu. Karşılıklı derin bir şeyin içine girerdik, yüksek seviyede iletişim yapabildiğimiz bir hayal dünyasını paylaşabilirdik. Kimse o anlarda saatine bakmazdı, çişi gelmezdi. En azından bir süreliğine hayali bir ideali avantaj ve dezavantajları ile tartışıp daha sonra gerçeklere dönebilirdik. Artık verdiğim derslerde/konuşmalarda bir kavram adı kullandığım zaman yüzümün kızardığını hissediyorum. Beni bir stres basıyor. Garip bir enerji oluyor. Etraftakiler bana “yine kelimelerle oynuyor şerefsiz” tarzı bakışlar atıyor. Şunu söyleyebilirim ki; artık ne zaman bir kavramdan bahsetmeye çalışsam koşturur gibi çok hızlı konuştuğumu yorulduğumu, aceleden tahtaya çizdiğim çizgilerin gittikçe kötüleştiğini görüyorum. Sürekli olarak soyuttan somuta gel çağrısı var. Somuta örnek kelime mesela ‘sandalye’dir, indirgemeciliği, soyutlamayı, mimariyi somut bir dille anlatabilir misiniz? E hadi artık gerçeklere dön tavrı. Sunumlar, dersler, konuşmalar, e-postalar hepsinde benzer bir eğilim var. Tabi benim iyice çenem de düşmüş olabilir. Ama beni tanıyanlar bilir, çenem hep düşüktü. Ya da bunlar sadece bana öyle geliyorsa destek almam gerekiyor olabilir tabi :)

Mesela örneklerle anlatım konusu; bir konunun teorik altyapısı, çalışma sistemi, teorilerini vs anlatırken örnekler vermek her zaman faydalıdır. Bu her zaman böyleydi. Ben de herkes gibi öğrenirken örneklere çok başvurduğum için eğitimlerimi konuşmaları yazdığım metinleri hep örneklendiririm. Test-driven-development eğitimimde bütün işim bu hatta. Ama sanki problem burada başlıyor. Open-source projelerin tanıtım sayfalarında vardır “Just-Gimme-The-Code”, kısa kes der gibi. Artık herkes örneği gözü ile görmek istiyor. Bir kere gördükten sonra söze inanmıyor ikincisini de gözüyle görmek istiyor. Sanırım buna pragmatizm diyebiliriz. Kısa vade faydacılığının boyu sanki gittikçe kısalıyor. Kısa vade dendiğinde eskiden bir yıl falan anlaşılırdı, artık sadece bir iki haftaya düştüğünü hissediyorum.

Buna en güzel örneği geçen yıl yaşadım. Eğitim sırasında kurumun yöneticisi lafı kısa kesip esas içeriğe geçip geçmeyeceğimi sorgu. Genelde gözlerden alırım, böyle ifade edeni olmaz. Bana kalırsa konunun tam özüydü anlattığım şey. Bir iki kişi ile de güzel göz kontağım vardı. İnternetten bulmaları zor olan şeyi anlatıyordum kendimce. Eleştiriyi aldım ve dersi yüzeysel bitirmek zorunda kaldım. Davranışçı teori işte, her iyi bir şey anlatırken müdahale edersen artık kişi iyi bir şey anlatamaz olur. Tabi modumun düştüğünü gören iki yazılımcı ders arasında onun adına biz sizden özür diliyoruz biz anlıyorduk falan dedikleri için yılmamak anlatmaya devam etmek lazım. Çok düşündüğüm şey; toplu/kitlesel eğitimin temel problemi, bir kişi bile karşılığını veriyorsa seviyeyi düşürmeyeceksin devam edeceksin.

Eleştiri

Bu tespitlere getirilebilecek iki olası eleştiri var. Birincisi, i) dünya değişti, artık video’larla, sloganlarla öğreniyoruz. Zamanımız az. Bilgi, veri teknoloji ile zaten elimizin altında, her şeyi hazır alabiliyoruz, buna gerçekten ihtiyacımız yok. Çok ikna etmiyor. Teori, tartışma kavramsallaştırma bitmiyor ve pratikte de başarılı olanların bunu yapanlar olduğunu görüyorum. Dünya yapay zeka literatürünü yazanlar aynı zamanda en iyi uygulamaları hayata geçiriyorlar. Faydacılık o kadar da kazanmıyor aslında, en azından yazılım sektörü için bu geçerli gibi geliyor bana. Hatta belki de her zamankinden fazla. Belki bizim ülkemiz için geçerli olabilir, bilemiyorum. Ne yani yerli otomobili üretim emeği vermeden hazır komponentleri ile dışarıdan alınca dünyaya mı hükmedeceğiz. İyi ticaret yapmış olacağız sadece.

İkinci eleştiri ise şu olabilir; ii) Bunları zaten biliyoruz, sadede gel. Çok ikna olamıyorum buna da. Adını biliyorum, duymuştum diye başlayıp detaylarına ihtiyacı olamadığını ifade eden bir tutum var genelde. Bu tavır yine tartışmayı öldürüyor. Herkes gerçekten her şeyi biliyorsa o zaman sorun yok. Benim tecrübem pek bu yönde değil.

Sanki hepimiz sözleşip yüzeylerde kalmaya yemin etmişiz gibi derinlere inmeye çalışanları ayıplıyoruz. TV tartışma programlarında uzmanları konuşturmayan gazeteciler, sanki tüm reklam araları derin bir analiz yapılırken giriyor. Koca koca akademisyenler iki soyut cümleyi art arda getirmelerine izin verilirse mutlu oluyorlar. Gerçi artık ülkede herkes akademisyen, bilim insanları olarak düzeltmiş olayım. Aslında kendimi bildim bileli benim amacımdır teori ile pratik arası dengeyi tutturmak. Zaten ben aslında pratisyen tarafın temsilcisiyim. Ve benim açımdan bile terazinin pratik tarafa fazla kaydığı gözlemlenebiliyor. Pratisyen olarak fazla teorik kalmak, garip bir durum…

Referanslar

[1] İnan, İlhan. “Nesne dilinden kavram diline.”

Geri bildirimler için yazıyı Medium'da aç.